Ağlama bitti, sıra düşünmede
01/02/2014
Arslan Menguç
Hepimiz geçen hafta trafikte ölenlerimizle öldük.
Üzüldük, ağladık, sızladık.
Ama toplum olarak topu hep taça attık.
Yol dedik; kavşaklar dedik.
Ama gerçeği yeterince deşmedik.
Efendim, biz “trafik” kavramını polisin sabit veya hareketli radar cihazlarıyla trafikte boy göstermesi olarak algıladık.
“Trafikte disiplin” nedir sorusunu kendimize hiç sormadık.
Bugüne dek belki de onlarca film gördük. Amerikadaki veya Avrupa’aki gençlik gruplarının Cumartesi akşamları içip alkol aldıklarını, ama, içlerinden birinin, o hafta sürüş sırası kendinde olduğu için, hiç içmediğine tanık olduk.
İlk başta sıradan, önemsenecek bir şey değilmiş gibi gelmesine karşın, tanık olduğumuz yaşamsal bir davranış örneğiydi.
İçen, araba kullanmaz!
Araba kullanan, içemez!
Trafikte disiplini olan ülkelerde insanlar alkol kullanmıyor. Daha doğrusu kullanmaya cesaret edemiyor. Çünkü biliyor ki, yakalanırsa sürücü belgesini kaybedecekler.
Onca trafik kazasına rağmen artık Türkiye’nin büyük kentlerinde de hafta sonları alkollü araç kullananların sayısı azalıyor.
Bunda sıkı denetim ve mobese kameraların büyük payı bulunuyor.
Hızlı giden veya alkollü araç kullananlar mobese kameralara kolaylıkla takılıyor.
Ülkemizde durum aynı mı?
***
Trafikte displin, bizleri öngörülen hızda gitmeye zorluyor.
Trafikte disiplin bizi alkol almamaya itiyor.
Trafikte disiplin bizi yasalara saygılı vatandaş yapıyor.
Herkes nasıl sırasını bilip kuyrukta beklemeye saygılıysa, aynı davranışı trafikte de gösterebilir.
Ne var ki trafik polisimiz ve özellikle onların yönetici konumunda olanlar, devletimizin kendi çıkardığı yasaları hiçe sayabiliyor.
Lütfen söyleyebilir misiniz: Siz hiç Girne Boğaz’daki piknik alanından çıkan sürücülere alkol muayenesi yapan bir polis ekibine rastladınız mı?
Yolda hızlı gidene ceza kesmeye çalışacaksın; ama aynı yolda kiloluk rakıyı/viskiyi içenleri görmezden geleceksin. Diskoteklerin kapanış saatlerinde alkol muayenesi yapmayacaksın!
Bu durum kabul edilemez.Devlet otoritesinin olmadığı bir trafikte sadece hızlı süreni cezalandırarak onların daha iyi şöfor olmalarının sağlanamayacağı gibi.
Bilmem hiç Güney’de dikkat ettiniz mi; kimse kesiksiz çizgilerle ayrılmış yollarda önündekini geçmeye çalışmıyor.
Ama aynı sürücüler, yolun uygun olduğu durumlarda hız sınırını 10-15 km. aşabiliyor.
Yani sürücü ensesinde devlet otoritesini hissettiğinden trafik kurallarına yüzde yüz uyuyor. Bunun tek istisnası, otoyollarda yol uygunsa insanlar biraz daha hızlı araç kullanabiliyor olması.
Buna karşılık, Trodosun dağlık yollarındaki çizgiler, öndeki aracı geçmenize izin vermiyorsa, kilometrelerce kuyrukta gidiyorsunuz; kimse yasalara saygısızlık yapmıyor.
***
Ne hikmettense trafikteki kazaların nedenleri arasında, sürücülere inanılmaz derecede kısa ve yetersiz eğitim verildiği hiç gündeme gelmiyor.
Eğer, trafik kazalarını daha aşağılara çekmek istiyorsak şunları yapabiliriz.
Sağ trafikten sola geçildiği için, yurtdışından gelen bütün sürücülerin sürücü belgeleri değiştirilirken, okullarında dört-beş saatlik “trafiğe uyum” eğitiminden geçmesi gerekiyor.
AB ülkelerinde sürücü kaç yaşındaysa, sürücü belgesi alabilmek için o sayının iki misli araç sürmek durumunda. Oysa bizde bu durum sadece TOPLAM on saat. Bu sürenin asla yeterli olmayacağı herkes tarafından bilinişyor. Ama yasal düzenleme yapılmıyor. Yani biz doğuştan sürücüymüşüz de haberimiz yokmuş!
Trafikte birlikte hareket ettiğimizden ve can güvenliğimiz hepimizin hiç hata yapmamasına bağlı olduğundan, çok daha uzun süreli ve ciddi eğitimden ödün verilemez.
Polisimiz, trafiğin sadece “hız” olmadığını çok iyi bildiği halde, üst yöneticilerin alkol denetimi yaptırmadığı, adamına göre ceza değıtılabildiği, mobese kameraların polisin ve trafikteki adaletin hizmetinde olmadığı bir ortamda biz daha çok ağlarız, gibime geliyor.
Efendim, saygılarımla













































































































































