İki yol var
24/11/2013
Arslan Menguç
Uzunca bir süredir yol kavşağında durmuş, bekliyoruz.
Beklediğimiz, birilerinin gelip bizi alması, gideceğimiz cennet ada’ya götürmesi. Oysa, ünlü Fin düşünürü Otto Wilhem Kuusiinen hayatı şöyle tanımlıyor:
“Hayat, bir taksi ile değil, otobüsle yapılan bir yolculuktur. Eğer durağa erken gelirseniz çok beklersiniz; geç gelirseniz, boşuna baklersiniz. O yolculukta zamanında aktarma yapmazsanız, yanlış yere gidersiniz.”
Efendim, armut piş, ağzına düş diye bir yöntem yok. Bizim de çaba harcamamız gerekli. Önce evimizin önünü temizlemek, ardından da kalıcı bir barışı sağlayabilmek için çaba harcamak durumundayız.
Oysa, kapımızın önünü temiz tutmak bize zor geliyor. “Biz adam olmayız,” diyoruz. O nedenle Rumlarla birleşelim de süpürme görevini de onlara yükleyelim, diye düşünüyoruz.
Peki, Rumlar çekecek mi bizim kahrımızı? Daha doğrusu nereye kadar çekecekler? Onlara yollarımızı süpürtelim derken, oturduğumuz evleri alıp bizi kapı dışarı etmeyeceğini kim bilebilir?
***
Dün çok mutluydum. Ne de olsa üzerinde kameraman Ozan Temiz ve kurgu ustası Ekrem Günaydın’la birlikte aylardır emek harcadığımız MÜCADELENİN KADINLARI adlı belgeselimiz ilk kez izleyiciyle buluştu. Bilebildiğim kadarıyla herkes beğendi, herkesin gözlerinden ip gibi yaşlar süzüldü. Herkes “Teşekkür ederiz Arslan Bey; bizi ağlattın,” dedi.
Lefkoşa, Yılmazköy, Lakadamya, Larnaka, Pertofan (Esendağ), Limasol, Serdarlı, Lefkoşa, Petrofan, Kaleburnu, Kırıkkale, Lefkoşa, Erenköy, Mağusa, Doğancı, Akıncılar, Yeşilırmak, Evdim (Düzkaya) ve Baf’tan hanımlar kameranın karşısına geçip Ada’nın dört bir tarafındaki yaşanmışlıkları paylaştılar.
Buradan yola çıkarak önümüzde iki yolun olduğunu düşünüyorum. Ya gerçekten silkinip kendimize geleceğiz. Birey ve toplum olarak üzerimize düşen görevleri yerine getireceğiz. Ya da vur patlasın, çal oynasın türünden, günü gün eden bir anlayışla sorunlarımızıon ucunu barakacak ve ülkemizi yok etmeye yeminli KTÖS ve KTOEÖS gibi sendikacıların yarattığı yıkıma boyun eğaceğiz. Sonumuz da eriyip gitmek olacak. Zaten grevlerle yok edilen bir eğitim politikamız var. Halk da çözümü özel kolejlerde buluyor; ancak!..
***
Dün bir anne ile konuşuyordum. Bir üniversitenin kolejinde okuyan iki çocuğu var. Kadın çocuklarının Türk Maarif Koleji sınavlarını kazanacağından çok umutlu. Çünkü yılda sekiz bin Avro tutan okul ücretini zor karşılıyor.
“Aldığım maaş çocukların okul masraflarına yetiyor,” diyor.
Tek umudu hayattaki yaşam sevinci olan evlatlarını TMK’ya sokabilmek.
Çocukların ders durumu nasıl, diyecek oluyorum. Ders notları çok güzel, yanıtını veriyor.
O genç anneyi fazla üzmemek için, özel okullarda yüksek not uygulaması yapılıyor; sen verilen notlara kulak asma, diyemiyorum.
Buna karşılık kafasında bir soru işaretinin belirlenmesini sağlamaya çalışıyorum.
“Özel okullar para kazanmayı amaçlıyor. Sen böyle bir okulun sahibi olsan, müşterilerinin elinden uçup gitmesine göz yumar mıydın?”
“Hayır, yummazdım,” diyor.
“Her yıl üniversitelerin özel kolejlerinden Türkiye’nin belli başlı üniversitelerine girebilen öğrenci sayısı kaç?” diye soruyorum.
Yanıtlayamıyor. Ama genç anne devam ediyor:
“Ben akşama kadar çalışıyorum. Devlet okuluna versem, çocuklarım evde nasıl tek başlarına kalacaklar? Neden okullarda tam gün uygulamasına geçilmez?”
***
Efendim, bir düzen tutturmuşlar, gidiyor.
Doktorlar tam güm maaş alıp yarım gün çalışıyor. Tıpkı öğretmenler gibi.
Memurlar da kırkgünlük hastalık izin hakkı, otuz günlük yıllık izin, resmi tatiller ve cumartesi-pazarlarla birlikte koca bir yılda yaklaşık altı ay mesai yapmıyor.
Devlet olanaklarının nasıl yağmalandığına ilişkin Sayıştay raporları Cumhuriyet Meclisi’nde aradan tam oniki yıl sonra gündeme geliyor. Yani devleti tırtıklayanların bu soyguna devam etmesine fırsat veriliyor.
Belediyeler yasada öngörülenden daha fazla insan çalıştırıyor. Bütün bu çirkinliklerden bıkan halkımızın önemli bir kısmı yapılan onca yatırımlara rağmen, Ankara’dan umudu kesmiş, “Rum gelsin bizi kurtarsın,” diyor.
Oysa bizim kendimize çeki düzen vermemiz gerekiyor. Ankara’daki yeni uygulamaları biz de kendimize göre düzeltir, bünyemize uydurur ve yürürlüğe koyarsak yol alabileceğiz. Hem böylelikle yasalarımız AB kıstaslarına uymuş olacak.
Hemen herkesin artan okul harcamaları karşısında tek çocuk yaptığı bir ortamda çok değil, otuz yıl sonra aramızda kaç “Gıbrıslı” kalacak, doğrusu merak ediyorum.
Dün, Cratos’da Canan Erçetin konseri vardı. Salon tıklım tıklımdı. İnsanlar her hafta sonu ve tatillerde Türkiye’den gelen sanatçılarla kaynaşıyor, onlarla bütünleşiyor. Bu çok güzel.
Ancak, ülkeyi yöneten siyaset sınıfı, yol göstermek için halkın önünden değil, arkasından geliyor. O nedenle arkamıza dikkat etmemiz gerekiyor, diye düşünüyorum.
Efendim, saygılarımla!..














































































































































