Advertisement

Advertisement

Direnmeye devam et, mücadeleden vazgeçme, umudunu yitirme…

YAYIN TARİHİ:
Haberi dinle
Butona tıklayın: oynat / duraklat
Hazır
ads ads
18/09/2025


Ali Baturay Ali Baturay


 

   Öyle markalar vardır ki kalitesinden eminsinizdir, çünkü üreticisinin yaptıkları yapacaklarının garantisidir… Henüz deneyimlemeden “mutlaka en iyisini yapmıştır” diyorsanız, kalitesinden şüpheniz yoktur demektir. Güven insanı rahatlatan bir duygudur.

     İşte Lefkoşa Belediye Tiyatrosu ve Kıbrıs Türk Tiyatrosunun simge ismi Yaşar Ersoy, bana göre tiyatromuzun ürün garantili markalarıdır ve bir tiyatro sever olarak sahneye koyacakları her oyuna kefilim.

     Yıllardır köşe yazarlığı yapıyorum ve beni takip edenler, yazılarımda kişileri ya da kurumları övmediğimi, övmeyi sevmediğimi, tarzım olmadığını bilirler. Ancak çok az da olsa hak edene hakkını veriyorum. Yalakalık olsun diye değil, gerçekten öyle inandığım için…

     Memlekette o kadar çok sorun, sıkıntı, yolsuzluk, usulsüzlük, haksızlık, fiyasko, skandal var ki bunları yazmaktan az sayıda iyiyi, güzeli gözden kaçırıyoruz ya da onlara sıra gelmiyor. 

      Bugün, çok uzun zaman sonra güzel bir şey yazacağım… O güzel şey de Lefkoşa Belediye Tiyatrosu’nun geçen cumartesi sahnelenmeye başladığı “Aşk İçinde Mahpushane” oyunudur…

     Yaşar Ersoy’un oyunlaştırıp yönettiği “Aşk İçinde Mahpushane”, büyük usta Nazım Hikmet’in hapishanede yattığı yıllardan bazı kesitlere odaklanıyor.

     Çok iyi bir oyun ve oyunculukla karşılaşacağımı biliyordum ama beklentimin bile üstünde harika bir eserle karşılaştığımı söylemeliyim.

     Kuşkusuz Nazım Hikmet’in hayatı ve eserleriyle ilgili çok şey okumuşsunuzdur, belgeseller, kısa filmler, 2007 yılında çekilen “Mavi Gözlü Dev” gibi uzun metrajlı kurmaca film izlemişsinizdir.

      Öte yandan Nazım Hikmet’in eserlerinden faydalanarak yapılan çok sayıda sanatsal çalışma da vardır.

      Yaşar Ersoy ise Nazım Hikmet’in hapishane yıllarından damıttığı bir oyun yazarak ve yöneterek, tiyatroda pek yapılmamış orijinal bir işe imza attı.

     “Aşk İçinde Mahpushane” çok etkileyici bir oyun. Salondan çıkarken, gözyaşlarını tutamayan izleyiciler olduğunu gördüm. Elbette Nazım Hikmet, çok zor günler geçirdi, yaşadığı haksızlığa, maruz kaldığı kötü muameleye bakarken duygulanmamak elde değil ama bu oyunda yönetmen izleyicinin sürekli olarak bu ruh halinde olmasını istemiyor. Nitekim oyun ilerlerken sizi bu ruh halinden çıkaracak tekniklere başvuruyor.

     Oyunu izlerken, duygulanıyorsunuz, Nazım Hikmet’e bu zulmü yaşatanlara hiddetleniyorsunuz ama aslında bana göre Yaşar Ersoy, izleyiciden esas istediği şey düşünmesidir. İzleyicinin geçmişle bugün arasında bağ kurmasını istiyor ve bunu başarıyor da.

      Zaten Yaşar Ersoy’un oyunlaştırdığı her eser kaçıncı yılda ya da kaçıncı yüzyılda geçerse geçsin mutlaka günümüze gönderme yapıyor ve bugün yaşanan benzer sorunlara eleştiri getiriyor. Bu oyunda da bunu hissediyorsunuz, “Biraz şekil ve yöntem değiştirse de benzer sorunlar bugün de var” diyorsunuz kendi kendinize. Yönetmen Ersoy, Nazım Hikmet’in direnme gücünü size enjekte etmeye çalışıyor.

     Oyunun en büyük mesajı şu; en zor şartlarda bile insan umudunu yitirmemeli ve mücadeleden vazgeçmemeli. Nazım Hikmet’in yaşamı zaten buna en büyük örnek…

     Oyunculuklara değinecek olursak; gerçekten tüm oyuncular çok iyi performans ortaya koydu. Öylesine söylemiyorum bunu; gerçekten oyuncular, karakterlerinin üzerine birebir oturmuş.

     Bu arada yönetmenin sahnede saz çalıp türkü okuyacak oyunculara sahip olması da onun şansıdır kuşkusuz. Müzikleri, türküleri, şarkıları dıştan, yukarıdan vermek yerine sahnede oyuncuların performansı ile sunmak oyunun orijinalliğine daha bir orijinallik katıyor ve seyirciyi de sarıp sarmalıyor, hiç kaçırmamak üzere yakalıyor.

     Oyunculardan İzel Seydali’nin saz çalıp, türkü söylediği anlar, dakikalar harikaydı. Bir ara Altekin Erginel’in de sazı kapıp bir türkü söylemesi dikkatimizden kaçmadı, o da bu alandaki yeteneğini bize gösterdi. Tabii tüm oyunculardan oluşan şahane bir de koro var sahnede…  

     Oyunda demir parmaklıkların gerisinde sürekli mektup yazan dört kadın var. Ne yazdıklarını diyaloglarından anlıyoruz. Her biri sahnenin her bir köşesine yerleştirilmiş. Bu dört kadın size biraz geriye gidip sahneye daha bir geriden bakma hissi uyandırıyor. Mesela bu tarz size, aşina olduğunuz, her oyunda gördüğünüz Lefkoşa Belediye Tiyatrosu sahnesini daha büyükmüş ya da büyümüş gibi gösteriyor sanki. Kadınların diyalogları toplam bir konuşmanın devamıymış gibi biri bitirmeden diğeri devam ediyor, arka arkaya geliyor. Dört kadının diyaloglarıyla birlikte, gözleriniz de (belki de kafanız) ister istemez sahneyi bir köşeden diğerine dolaşıyor.

   Önce bu dört kadının da Nazım Hikmet’in eşi olduğunu sanıyorsunuz. Yani bir karakteri aynı anda birden fazla oyuncunun sahnede canlandırdığı “polifonik anlatım” hissi veriyor size. Uzmanlık taslamayayım size, tiyatro eleştirmeni değilim ama merak edip geçmişte araştırmıştım, bu tekniğe “çoklama”, “aynı karakterin bölünmesi” ya da “karakterin çoğaltılması” denildiğini öğrenmiştim. Bu tekniği Brecht’in kullandığını, Yaşar Ersoy’un da sıkı bir Brecht hayranı olduğunu bilince de insan böyle düşünmeden edemiyor.

    Ancak oyun ilerledikçe ve diyalogları dinledikçe aslında sahnedeki kadınların tek kişiyi temsil etmediğini, Nazım Hikmet’in hayatındaki tüm kadınlar olduklarını anlıyorsunuz. Bu dört kadın zaman zaman sahnede bulunduğu köşeden diğer köşeye geçiyor. Yani bulunduğu yerden diğer bir yere ilerliyor, yer değiştiriyorlar. Bu da bende aslında bu kadınların dörtten de fazla olduğu, bir şekilde daha da çoğaldığı hissini verdi.

      İşte o zaman sizin de gözlemlediğiniz (yani sahnedeki gerçek haliyle gördüğünüz gibi) dört kadının farklı yaşlarda, farklı tiplerde olması hatta kahverenginin çeşitli tonlarında elbiseler giymesi, o elbiselerdeki küçük farklılıklar bulunması da yerine oturuyor. Bunlar size o kadınların farklı kişiler olduğu tüyosunu veriyor. Kadınlar deyip duruyorum; bu kadınları Özgür Oktay, Hatice Tezcan, Döndü Özata ve Melihat Melis Günalp çok iyi canlandırıyor…

      Bu oyunda Nazım Hikmet’i iki ayrı oyuncu oynuyor. Nazım’ın hapishanede yattığı dönemki olgunluk yaşını Aytunç Şabanlı oynarken, “19 yaşım” şiirinden esinlenilen “19 yaşını” da İzel Seylani canlandırıyor. Olgun Nazım ile 19’luk Nazım’ı, oyunun başından sonuna kadar sahnede sürekli birlikte görüyoruz. İzel Seylani, sahnedeki en hareketli karakter olarak, Nazım Hikmet’in 19 yaş enerjisini sahneye yansıtıyor ve bunu çok iyi yapıyor. Seylani’nin sahnede sekmesi, yuvarlanması, yarım takla atması bu gençlik hainin seyirciye de geçmesini sağlıyor.

     Aytunç Şabanlı ise hafızalarımıza kazınan, bildiğimiz Nazım Hikmet’te bizi üzmedi, çok iyiydi. Belki de işi en zor olan oyuncu oydu, çünkü sevilen, hayran olunan, kafalara kazınan karakteri oynamak kolay değil, en ufak falso seyirciyi irite edebilir. Örneğin kurmaca filmlerde önemli kişilikleri oynayan bazı oyuncuların eleştiri yağmuruna tutulduğunu, onlara öfke duyulduğunu biliyoruz. Bu açıdan bakacak olursak Aytunç Şabanlı bu zor sınavdan başarıyla çıktı.

      Gelelim Kurtuluş Altaylı, Umut Ersoy ve Altekin Erginel’e… Onları oyun ilerledikçe, akışa göre farklı karakterleri canlandırırken gördük. “Çoklu rol” tekniğiyle karşımıza çıktılar. Kısa aralıklarla büründükleri farklı karakterlerde çok başarılıydılar. Sahnede buna adapte olmak ve seyirciyi bir önceki karakterdeki gibi ikna edebilmek önemlidir. Ben hem tiyatroda hem sinemada daha küçük rolleri bulunan yan karakterleri çok önemsiyorum. Başroldekiler ne kadar iyi olursa olsun yan rollerdekiler iyi olmazsa o eser inandırıcı veya etkileyici olamaz. Kurtuluş Altaylı, Umut Ersoy ve Altekin Erginel’i kutluyorum, bizi kızdıran zorba karakterden buram buram saflık kokan sempatik, komik karakterlere dönüşürlerken harikaydılar.

      Az oyuncuyla çok karakter, oyunun ritmini hızlı ve akışkan tuttu. Üstelik oyunun dramatik yapısı nedeniyle seyircinin duygusal olarak kendini kaptırmasını, oyundan kopmasını engelleyip, düşünmesini sağladı. Mesela bu üç oyuncu, hapishanedeki mahkûm karakterlerini oynarken, yönelttikleri sorular, tepkileri, şaşkınlıklarıyla komiktiler ve seyirciyi güldürdüler. Ancak oradan çıkan mesaj, bugün yaşadığımız bazı sıkıntılara göndermeydi…  

     Oyunun ismine de yansıyan “aşk” meselemiz de var. Çünkü Nazım Hikmet her şeyi aşkla yapıyordu. O aşktan ibaret bir insandı. Bunu, oyunu izlerken fazlasıyla hissediyorsunuz. Tabii ki bu aşk kimi zaman gerçek anlamda aşk kimi zaman da sevgi, samimiyet, içtenlik, kararlılık, adalet duygusu olarak ve her şeyin en iyisini yapmak anlamında karşımıza çıkıyor. En azından ben öyle algılıyorum… Oyunun kataloğunda diyor ki; “Nazım Hikmet gittiği her yeri, her mekânı 13 yıl yattığı mahpushaneyi bile aşk içine alır… O nedenle ‘Aşk İçinde Mahpushane’ diye adlandırdık oyunu…” Saygı duyarız tabii ki isabetli olmuş…

    Diyeceğim o ki bu oyunu mutlaka izlemelisiniz… Benim çıkardığım mesajlar, izlenimlerim yukarıda yazdıklarımdır. Belki benim yanıldığım yerler vardır, siz daha farklı mesajlar alabilir, farklı anlamlar çıkarabilirsiniz ama emin olduğum bir şey var ki çok beğenecek ve takdir edeceksiniz…

 

YAYIN TARİHİ:
Habersiz kalmamak için Telegram kanalımıza katılın
ad ad
TAGS: Ali Baturay, haber, kıbrıs
MANŞETLER

HK Ali Baturay

Advertisement
© 2024 Haber Kıbrıs Medya Danışmanlık ve Matbaacılık Ltd.