Seçim yasaklarına saygı ve arşivden iki yazı...

ads ads ads ads
28/07/2013

ads
ads
ads

Hasan Hastürer Hasan Hastürer


Küçücük yarım avuçluk bir ada. En uzak iki noktası arasındaki mesafe zaman olarak üç saatin altında. İşte bu dar alanda gidiyoruz, gidebildiğimiz yerlere.

Denizi seyretmek doyasıya...

Dolunayın denizde çizdiği ışıklı yolda yürüdüğünüzü hissetmek...

Bulutsuz bir akşamda gökyüzüne serpişmiş yıldızları hareketsiz seyredip, yaseminin müthiş kokusunu duymak hissetmek aynı anda.

O an fark ediyorum gökyüzünü istediğin kadar seyretmek için de özgürlük gerekiyor.

 

Bugün milletvekilliği erken genel seçimi var.

Seçim yasakları basını da kapsıyor.

Yasakları yazmak istedim.
Vazgeçtim.

Arşivden iki yazımı size taşıyıp zaman tünelinde yolculuk yapmaya karar verdim.

 
 
Martılar ve güvercinler!
 

Kıbrıs’ta hiç martı görmedim. Martı dendi mi aklıma İstanbul geliyor. Boğaz’daki yolcu vapurlarını ya da ada vapurlarını martılar izler.

Eğer fotoğraf tutkunuz varsa martı fotoğrafı çekmek olağanüstü keyiflidir. Denizin üzerine fırlatılan bir parça ekmeğe dalışlarında inanılmaz bir görüntü zenginliği vardır. Sonra başınızın üzerinde dolanırlar. Bir an için kanat çırpışları durur, havada süzülürler.

Yüzlerce, binlerce kare martı fotoğraf çekebilirsiniz, hepsi birbirinden farklı.

Dün (29 Aralık 2001) öğle saatleri Kıbrıs’tan eski bir dost ya da daha doğrusu eskimeyen bir dostum ve KIBRIS Gazetesi Londra Temsilcisi Rasıh Reşat’la Londra’daki büronun önüne geldik.

Büronun tam karşısında küçük bir park. Parkı çevreleyen demir parmaklıklara yaklaşan yaşlı bir İngiliz çantayla getirdiği ekmekleri güvercinlere atıyor. Bir an dikkatim oraya odaklaştı. Güvercinlerin arasında martılarda vardı. İlk kez denizin dışında bir park içinde martı görüyordum.

Londra’daki martılar ile İstanbul’daki martılar dış görüntü olarak benziyor. Ancak İstanbul martılarının uçuşlarındaki estetik Londra’dakilerde yok.

Güvercinlerle birlikte geçen zamanları arttıkça martılar da güvercinleşmiş sanki de.

Yıllar önce Londra’ya gidenlerin ünlü Trafalgar Meydanı’nda güvercinlerle birlikte çektikleri fotoğraflar hemen hemen her Kıbrıslının evinde vardır. Yem satanlardan alınan küçük bir kap yemi çevrenize bırakıp birazını da elinizde tutmanız onlarca güvercinin başınıza üşüşmesine yetiyordu. Güvercinleri nedeniyle Kıbrıslı Türkler, Trafalgar Meydanı’na “Güvercinlik” derdi. Şimdi hala öyle diyenler vardır.

*     *     *

Londra’da parkta güvercinlerle birlikte ekmeğe uzanan martılar, İstanbul’daki martılardan farklı.

Bir an bizim Sarayönü’ndeki güvercinlerin Londra’dakilere ne kadar benzediklerini düşündüm.

Bir kez Londra’nın güvercinleri bilmem kaç kuşaktır, insanlarla birlikte yaşıyor. İnsanlardan ürkmüyorlar.

Kıbrıs’ta palaz dediğimiz güvercin yavrularını yediğimizi duyan yabancıların hayret ettiklerini biliyoruz.

...Evet Londra’daki güvercinler, insanlardan korkmuyor. Yıllardır parklarda vardırlar.

Bizim Sarayönü güvercinlerimiz 1974’e kadar yoktular. Lefkoşa Surlariçi’ndeki kerpiç evlerin pek çoğunda ya duvar deliklerinde ya da duvarlara yuva olarak çakılan boş tenekelerde güvercinler beslenirdi. Güvercinlerin yavruları ise haşlanıp kızartıldıktan sonra makarna üzerinde servis yapılırdı.

1974 sonrası Lefkoşa’da yaşayanlar değişti. Palaz yiyen Kıbrıslılar eski, tarihi Lefkoşa’yı terk ederken yerlerini Türkiye kökenli insanlar aldı. Kentin yeni sakinlerinin mutfak kültüründe palaz yok. Yıllarca evlerin duvar boşluklarında ya da çatı aralarında yaşayan güvercinler yavaş yavaş Sarayönü’nde toplanmaya başladılar.

Sarayönü’ndeki güvercinler, kentin değişen insan dokusunu da simgeliyor artık.

 ...Ve şimdi Sarayönü’nde güvercinler için yem satarak ekmek parası çıkarmaya çalışan şalvarlı kadınlar ve lastik terlikli çocuklar var.

*     *     *

Aklım binanın dışındaki güvercin ve martılarda, kulağım eskimeyen Macit dostumda. O benden Kıbrıs’ı dinlemek istiyor, ben ise ondan Londra’daki Kıbrıs’ı.

“Çok şükür, benim işim çok iyi. Ancak ben belki de binde birin içindeyim. Kıbrıs’taki ekonomik krizden sonra bankalara borçlu kısılıp evi yeri satılma tehlikesine girenlerden bazıları umudu buralarda arıyor. Burada çalışıp oradaki borcunu ödemeye çalışanların hali çok zor.” Ve Kıbrıs ağzıyla bir soru cümlesiyle noktalıyor sözlerini “…Ma napsınlar?” ( 30 Aralık 2001)

 
 
Bir küçük özgürlük penceresi
 
 
Deniz mavi...
Gökyüzü mavi...
Ve kadının gözleri de mavi...

Masmavi gözlerinin bakışları denizin dalgalarını yalayarak ta ileride gökyüzünün mavisiyle buluşuyor.

Gözleri çok kısa zaman dilimi içinde müthiş bir hızla değişik yansımaları anlatıyor. Gözlerin sadece kalbin değil, yaşam sürecinin de aynası olduğunu anlattıklarını dinlerken iyice anlıyorum.

Özgürlük tutkumdan olacak, özgürlüğe pranga vurulduğunun adresi hapishanelerde geçen günleri dinlemek, o günlerin anılarını tüm yönleriyle paylaşmayı buruk, hüzünlü bir ruh haliyle severim. Buradaki sevmek asla keyif almak anlamında değil mutlaka.

Fırsat buldum mu hapishane ziyareti yaparım. Cezaya neden olan suçun niteliği ne olursa olsun mahkumla göz göze gelirim, az konuşur çok dinlerim...

*    *       *

En azından son elli yılımıza göz attığımız zaman arzuladığımız, dünya ölçeklerinde demokratik bir ortamda yaşadığımızı kolay kolay söyleyemeyiz. Belirsizlik, çözümsüzlük, 1974’ten bugüne ateşkes ortamında yaşadığımızın her fırsatta anımsatılması... Hep, yarın ne olacak kaygısı?

Küçücük yarım avuçluk bir ada. En uzak iki noktası arasındaki mesafe zaman olarak üç saatin altında. İşte bu dar alanda gidiyoruz, gidebildiğimiz yerlere.

Denizi seyretmek doyasıya...

Dolunayın denizde çizdiği ışıklı yolda yürüdüğünüzü hissetmek...

Bulutsuz bir akşamda gökyüzüne serpişmiş yıldızları hareketsiz seyredip, yaseminin müthiş kokusunu duymak hissetmek aynı anda.

O an fark ediyorum gökyüzünü istediğin kadar seyretmek için de özgürlük gerekiyor. Mahkumun o özgürlüğü de yok.

...Ve aklıma geliyor masmavi gözlü kadının anlattıkları:

“Adı şehir kendi köy gibi bir şehirde doğup yaşamla tanıştım. Kendimden önce ailemin ve çevremin koyduğu kuralları tanıdım. Siyasi bilincimin şekillenmesinde özgürlük anlayışımın etkili olduğunu daha sonra anladım.    

1980 öncesiydi. Kadın hareketinde yer aldım. Suç sayılacak hiçbir eylemde yer almadım. Ancak darbe oldu. Tek tek toplandık. Tutuklandık. İnsanın insanı nasıl aşağılayabileceğini gördüm. İşkenceyle tanıştım, hayatım boyunca unutmamak üzere.

Dosyamızın üzerine 5 yıl yazılmış, kırmızı kalemle. Aynen öyle oldu. Beş yıla mahkum olduk. Hem de suçsuzluğumu, mahkum edenler de bildiği halde. Kararı bozmak için haklarımızı kullandık boşuna.

Karar kesinleşince nerede tutuklanıp cezamı çekerize karar verdik. Hapishane seçtik kısacası. Çanakkale’deki hapishane iyi dediler. Orada kendi kendimizi tutuklattık.

Ve kapıdan içeri girdik. İndirimlerle iki yıl yatacaktım. Ağır kapının sesi kulaklarımda, kapandı arkamdan. Kadınlar koğuşunda ışık gören yatakların kıdeme göre paylaşıldığını gördüm. Açık görüşme günü en güzel elbiselerimin arkadaşlarım tarafından alındığını ve benim onların giymediklerini giydiğimi unutamam. Bir kuş beslemenin özel izin istediğini orada öğrendim. Gökyüzüne doyasıya bakma özlemim de orada ateşlendi. Dışa bakan tek pencere vardı koridorda. İncecik ve tavana yakın. Bir küçük özgürlük penceresi. Gardiyanı ikna edip zar zor oraya ulaşıp, 10-15 dakika uzaktan geçen otobüsleri seyredip, benim onları seyrettiğimi bilmeyen insanlarla sanal olarak yolculuklar yaptım.

Hayatımın en güzel iki yılını orada geçirdim. Yaşamın bir başka yüzünü 35 insanla birlikte tanıdım.”

*     *       *

Daha çok anlattı. O anlattı biz dinledik. Kendimi onun yerine koydum, ürperdim. Hele suçsuz olduğunu bile bile mahkum edilmek, insanın bütün değer yargılarını dinamitliyor. Ve böyle yara aradan yıllar geçse de kolay kolay iyileşmiyor. Boşuna dememişler yıkmak kolay yapmak çok zor. (28 Ekim 2001)

 
Günün sözü:
 
En iyi intikam zor da olsa unutmaktır.
 

28/07/2013 13:32
Bu habere tepkiniz:
Habersiz kalmamak için Telegram kanalımıza katılın
ad

TAGS: Seçim yasaklarına saygı ve arşivden iki yazı..., Hasan Hastürer
MANŞETLER

HK Hasan Hastürer

© 2019 Digihaber Portal Services Ltd. Haber Kıbrıs.